Değerli okurlarım, hayatımızı düzenli ve güvenli kılan en önemli değerlerimizin hukuk ve hak eşitliği olduğu tartışılmazdır.
Yasa karşısında hepimizin eşit olması gerektiğinin önemi ilk olarak Türk uygarlıklarında yasallaşmıştır. Eski Türk uygarlıklarına ait olduğu belgelenen çivi yazılarıyla, hak eşitliği yasaları kalıcı şekilde taşlara oyulmuş ve günümüze kadar nesilden nesile aktarılmıştır.
İslam dini değerleri içerisinde de en önemli değer kul hakkıdır. Bu değerlerimizin kökenlerinin, bilhassa Türk gelenekleri arasında çok eskilere dayandığını mutlaka bilmeliyiz.
Türkler, din baskısıyla veya yabancı kültürlerden kendilerine adapte edilen yasalarla uygarlaşmadı. Tam tersine: bugün bilinen tüm kültürlerin ve uygarlıkların temeli binyıllar önce başlayarak tüm dünyaya Türkler tarafından aşılandı. Biz kadınlarımıza Hanım (Kraliçem) derken, Avrupa kıtasında yaşayan topluluklar kadınlarını saçlarından sürükleyerek mağaralarına çekiyor ve onlara şiddet uygulayarak sahipleniyorlardı. Biz hastalık kaynağı olarak bedenimizdeki ve ellerimizdeki biriken bakterileri sabunlu sularla yıkayarak üzerimizden attığımız devirlerde, Avrupa kıtasında hastalananların beşte dördü çevrelerinden kaptıkları mikroplar nedeniyle hastalanıp ölüyordu.
Yıkanmış olsalardı hasta bile olmayacaklardı ama onlar yıkanmıyorlardı. Bedenlerinden yükselen kötü kokuları bastırmak için parfümler kullanıyorlardı. Tedavi ettikleri hastaları arasında mikrop yaymayı önlemek için, hekimlerin muayene öncesinde ellerini yıkama şartı Avrupa'da ancak büyük dirençlere karşı 1847 yılında Semmelweis isimli bir hekim tarafından yürürlüğe sokulabildi.
Bizler o tarihlerde ve çok daha öncesinde abdestsiz gezmezdik. Gerektiğinde de abdestimizi günde beş kez tazelerdik. Ellerimizi yıkamadan sofraya oturmazdık. Avrupa dillerinde tercüme karşılığı bile bulunmayan, nimet ve bereket terimlerine çok önem verdiğimizden, abdestsiz tarlaya ve bahçeye bile girmez dükkân açmazdık.
Avrupa'da, Amerika'da gördüklerinizi çok medeni bulabilirsiniz.
Kendi toplumsal medeniyet anlayışımızla kıyasladığınızda onları bizlerden ileride görebilirsiniz. Mutlaka sayısız medeniyet örnekleri sayabilirsiniz ve mutlaka verdiğiniz örneklerde çok haklısınız.
Fark nerede yatıyor biliyor musunuz? Medeniyet bizim genetik yapımızda var ve biz her zaman ruhumuzun derinliklerinde yatan özümüze dönebiliyoruz. Bizde var olan ve devamlı yaşattığımız kavramlar arasında, toplumsal düzenimizi belirleyen, değiştiren, özelleştiren kavramlar var: Dul, Yetim, Gazi, Kader Kurbanı, Mağdur, Gariban ve bunlar gibi daha nicelerini örnek olarak sayabilirim. En büyük ve kaba kavgalarımızda bile rakibimizin ‘Yetim’ veya ‘Gazi’ olması tutumumuzu değiştirebiliyor. Onlara karşı işlediğimiz ayıplardan ve söylediklerimizden kendimiz utanmazsak, çevremiz bizi ayıplayabiliyor.
Ancak, medeniyetin genetik yapılarında bulunmayan toplumlarda bunun tam tersi oluyor. Çok seviyeli ve medeni başlayan görüşmeler bile bu bireylerin kendi ilkel özlerine dönmelerini ve barbarlaşmalarına yol açabiliyor. İşte o andan itibaren, rakiplerine karşı hiçbir vicdani duyguları kalmıyor.
İsterseniz deneyin veya uzun süredir yaşadığınız ülkede bir ‘Gazi’ bulun, kendisine gösterilen toplumsal değeri soruşturun. Tüm cesaretinizi toplayın ve gece vakti herhangi bir kapıyı çalın, Tanrı Misafiri olarak yemek ve yatacak yer isteğinde bulunun.
Bireyler arasındaki hak eşitliğini en çok savunan kişilerden biri olmama rağmen son haftalarda gördüklerim ve duyduklarım resmen midemi bulandırdı. Paris Olimpiyat Oyunları adı altında her türlü rezaletlere zemin verildi. İzleyen herkesi şoke eden açılış etkinliğinde amacı belirsiz gösteriler hem dini değerleri hem de toplumsal değerleri rencide etti. Kendisini eşitlik kavramının en büyük savunucusu olarak tanıtan Fransızlar, müsabakalara baş örtüsüyle katılmak isteyen sporcuları kapıdan kovdu. Fakat, yakın geçmişte pedofil eğilimi nedeniyle yargılanmış olan bir Hollandalı sporcuya ve kadın tacizcisi olduğu bilinen İranlı bir sporcuya kucak açtı. Ringde bir biyolojik erkeğin, kadın sporcuları dövmesine ve kadın mayosu giyen diğer bir erkeğin yüzme müsabakalarına katılmasına hiç ses çıkarmadı.
Bizim eşitlik kavramımız bu değil. Bir biyolojik erkek, kadınlara karşı yarışmak istediğinde, kadın sporcunun kişisel hakkı daha ağır basmalıdır.
Ben olsam, bu sporculara özel bir etkinlik düzenlerim: Paralympics gibi. Kendi aralarında yarışsınlar. Meydanı, Yusuf Dikeç gibi gerçek yiğit sporcularımıza bıraksınlar.
Sevgiler ve Selamlar
Nejdet Niflioğlu
Henüz hiç yorum yapılmamış. Şimdi ilk yorumu siz yapın!
Email adresiniz gizlenecektir. Zorunlu alanlar (*) ile işaretlenmiştir.
Değerli okurlarım, hiç fark ettiniz mi? Gördüğümüz tüm haritalar hep İngiltere endekslidir. Dünya üzerinde gerçekte bulunmayan, fakat varsayılan sıfır meridyeni olarak tanımladığımız, dünya küresini kuzey-güney yönünde dilimleyen toplam 360 şeritlerin başlangıç meridyeni, İngiltere’nin başkenti Londra’nın bir semti olan Greenwich‘ten geçmektedir. 179 meridyen doğusunda, 179 meridyen ise batısın...
Değerli okurlarım, siyasi ortamda çok sorulan soru: Diploman var mı? Aslında sorulması gereken soru ise: Diploma aldığın dal, yeteneklerine ve ilgi alanına uygun mu? Çünkü ancak, sevdiği işi başarılı yapabilenler kariyer yapabiliyor. Ne yazık ki, çoğu gençlerimiz yeteneklerine ve ilgi alanlarına göre tahsil görmüyor. Gerek mevcut üniversitelere yerleştirme sistemleri gerekse dış etkenlerden ...
Değerli okurlarım, hayatımızı düzenli ve güvenli kılan en önemli değerlerimizin hukuk ve hak eşitliği olduğu tartışılmazdır. Yasa karşısında hepimizin eşit olması gerektiğinin önemi ilk olarak Türk uygarlıklarında yasallaşmıştır. Eski Türk uygarlıklarına ait olduğu belgelenen çivi yazılarıyla, hak eşitliği yasaları kalıcı şekilde taşlara oyulmuş ve günümüze kadar nesilden nesile aktarılmıştır. ...
Değerli okurlarım, Herakleitos, M.Ö 520 – 460 yıllarında antik Efes’te yaşamış önemli bir filozoftur. Yaşadığı sürece, dünya üzerinde değişimlerle ve çelişkilerle, birbirine zıt olanlarla ilgilenmiş. Aynı nehire iki kez girilmez çünkü akan su devamlı farklı olacaktır teziyle, tek değişmeyen şeyin sadece değişimin kendisi olduğunu ifade etmiştir. Ona göre, evrende kalıcılık ve durağanlık yokt...
Son günlerde yeterince Futboldan bahsedildi. Benim konumum sporla hiç alakası olmayan, bir trend araştırma terimi olan Stopping ile ilgili. İlk kez görenlere veya duyanlara tuhaf gelen, durdurmak anlamına gelen, Stopping terimi, aslında önümüzdeki yılların tüketim davranışlarımızı tanımlayan önemli bir deyimdir. Her şeyin daha fazlasını, daha değerlisini, daha gelişmişini tüketmeye alıştırıl...
Neşet Ertaş; “Bir anadan dünyaya gelen yolcu, dünya senin vatanın mı yurdun mu?” demiş. Bu sözleri, 27 yıl Almanya’da yaşadığında söylediği rivayet edilmektedir. Almanya’da yaşayan hepimiz devamlı şu sorunun cevabını merak ederiz: Acaba göç, giden için mi daha zor kalan için mi? Gözü arkada kalarak valizini toplayıp belirsizliğe doğru yola çıkanların mı acısı daha büyük, yoksa aylarca, yıllarca gö...
Değerli Okurlarım, son günlerde en çok duyduğum söz buydu: Sen biliyordun... Hatırlarsanız, Nisan sayımızda ‘Şişleniyor muyuz?’ başlığı altında Döner ile bağlantılı imaj yaratma çabalarından söz etmiştim. Almanya Cumhurbaşkanı Frank Walter Steinmeier son Türkiye ziyaretinde bula bula 60 kiloluk bir Döner’i iki ülke arasındaki dostluk simgesi olarak beraberinde götürdü. Şimdi bazı vatandaşlar...
Değerli Okurlarım, Kadir Nurman isimli bir gurbetçi kardeşimizin 1972 yılında Berlin Bahnhof Zoo yakınlarında ilk piyasaya sürdüğü iddia edilen sandviç şeklinde Dönerin, Almanya genelinde günlük satış rakamlarının ikibuçuk milyon adet olduğu tahmin ediliyor. Yani Döner to go yılda yaklaşık bir milyar adet satılıyor. Almanya ekonomisine yaklaşık on milyar Euro hasılat sağlayan önemli bir sektör hal...
Değerli Okurlarım, birkaç yıl önce düşündürücü bir hikâye okumuştum. Okuduğum günden beri hiç aklımdan çıkmayan bu hikâyeyi bugün sizinle paylaşmak istedim. Bir İngiliz öğretmenin anısı olan bu hikâyede, öğretmen sınıfta şartlı cümleleri anlatmak için öğrencilere „eğer çok zengin olsaydım, anneme …. Alırdım” cümlesini tamamlamalarını söylüyor. Cümledeki boşluğu, hayal gücünüzü kullanarak doldur...
Değerli Okuyucularım, havalar ısındı, okullar tatile girdi veya kısa zaman sonra girecekler. Pandemi rakamları düşmekte, aşı oranı yükselmekte. Şartlar tam tatil şartları. Neredeyse herşey eskisi gibi olma yolunda. Son günlerin verilerine göre, sadece kara yolu üzerinden şimdiden dörtyüzbin vatandaşımız Türkiye’ye giriş yapmış. Bu rakam önüm&...
Değerli Okuyucularım, Harward Üniversitesi ekonomistlerinden olan Profesör Richard B. Freeman, “halkın dijital yoksullaşması kaçınılmazdır. Çevrenizdeki robotları ve bilgisayar programlarını iyice inceleyiniz, onların taşıdıkları markaların hisse senetlerini satın almalısınız” önerisinde bulunuyor. Bu işler bize göre değil Sayın Freeman! Biz gelenek...
Değerli okurlarım, global, yani küresel ticari ilişkilerin kendi kültürümüze olan yansımalarına dikkatinizi çekmek istiyorum. Genelde farkında olmadığımız küçük değişiklikler bile toplum genelinde büyük etkiler yaratabiliyor. Zamanla dilimiz, tarzımız, ihtiyaçlarımız değişime uğruyor. Gelin, bu konuyu birlikte yakından aydınlatalım....
Değerli okurlarım, keşke haklı çıkmasaydım dediğiniz oluyor mu? Benim çok sık oluyor. ABD seçime giderken adaylar hakkında soru soranlara kendimce kısa değerlendirmeler yapıyordum. Falanca kazanırsa şöyle olur, filanca kazanırsa böyle olur gibi. Joe Biden hakkında, büyük bir Türk düşmanı, Yunanlılara yakınlığıyla bilinen biri olduğunu söyler...
Değerli okurlarım, yaşadığımız bu ülkeye yani Almanya‘ya „Şairler ve Düşünürler Ülkesi“ lakabı takmışlar. Uzun edebiyat ve bilim tarihine sahip bir ülke olduğu tartışılmaz. Ancak doğada herşeyin bir kaynağı vardır. Bu da bilimsel bir gerçektir ! İsterseniz şimdi bu kaynağı birlikte araştıralım. Orta Avrupa’da edebiyat kültür...
Değerli okurlarım, kırmızı güllerin sevgiyi temsil ettiğini hepimiz biliriz. Ancak, her çiçeğin ve her bitkinin kendine öz olan bir anlamı olduğunu, çiçekler aracılığıyla mesajlaşma dilinin doğu saraylarının Selamlık bölümlerinden dünyaya yayıldığını biliyor muydunuz ? Çiçek dilini ilk kez 18. yüzyıl başlarında Ma...