Diğer Habeler
Giriş Tarihi : 08-04-2021 13:21   Güncelleme : 08-04-2021 13:39

Muhafazakar Müslümanlar Federal Parlamentoya

Muhafazakar Müslümanlar Federal Parlamentoya

Bülent Güven

Suriye kökenli Tarık Alaov geçen hafta Federal Meclis adaylığını geri çekeceğini duyurdu. "Büyük ırkçılık deneyimlerinden" sonra, "tehdit durumu" onun için çok yüksek hale geldi. Alaow Alman Yeşiller Partisi için kampanya yapmak istedi, federal parlamentoda Suriye'den Almanya‘ya iltica eden ilk kişi olacaktı. Bu tür deneyimler, birçoklarının hatta ne yazık ki Almanya'daki Müslümanların çoğunun, toplumumuzun barış içinde, saygılı, bir arada yaşama için ihtiyaç duyduğu aidiyet duygusundan kilometrelerce uzakta olmasının nedenlerinden biridir. Ancak bu dışlanmanın sorumlusu sadece ırkçılar ve İkinci Dünya Savaşı felaketinden ders çıkarmak istemeyen Almanlar değildir.

Bu ülkedeki siyasi arenada Müslümanlara genellikle yerleşik, sözde liberal aktörler tarafından bu kaide aktarılıyor: Siz bize ve buraya ait değilsiniz. Bu, benim gibi Müslümanların Almanya’nın büyük partileri dediğimiz ‘halk’ partilerinde tamamen yetersiz temsil edildiği anlamına geliyor. Geçen yılın başında meydana gelen bir örnek Şener Şahin'in yaşadığı durum oldu. Şahin, Alman vatandaşı, siyasetle ilgileniyor ve siyasete katkıda bulunmak istiyor. Örneğin bir süre önce, kendi memleketi olan Bavyera eyaletinde CSU'ya (Hristiyan Sosyal Birliği Partisine) katıldı, özenle broşürler dağıttı, seçim posterleri astı ve parti etkinliklerine aktif olarak katılıyordu. Ancak Wallerstein belde belediye başkanlığına aday olmak istediğinde siyasete olan hevesi yok oldu. Şayet Şahin’in aday olmaya devam etmeye kararlı olması halinde parti yoldaşlarının çoğu ve belediye meclis adaylarından da üçü onu geri çekilmekle tehdit etti.

Peki neden? Bu karşı durma, kişisel açıklardan, siyasi anlaşmazlıklardan ve hiçbir şekilde parti içi iktidar mücadelelerinden kaynaklanmıyordu. En büyük engel, Şahin'in açıkça Müslüman olmasıydı. Şahin şaşkına döndü: “Her defasında şahsımla ilişkili olarak bir itirazları olmadı, tam tersine. Ama partimizin Hristiyan unsuru anlamına gelen C ve bir Müslüman olarak sizi ifade eden M, bağdaşmayan iki ‘unsur’ olan gerekçe olarak görüldü." Ne yazık ki bu, Bavyera'nın ücra köşelerinde meydana gelen istisnai bir durum değil ve bu nedenle Almanya'daki siyasi merkezin bir parçası olan Müslümanlar ile nasıl bir yaklaşım sergilediğini açıkça göstermektedir. Ben de benzer bir durumla karşı karşıya kaldım. Bir süre önce Hamburg şehir eyaletinin Alman Sosyal Demokratlar Partisi (SPD) için eyalet meclis seçimlerinde aday olmak istediğimde, süreçlerden sorumlu olan, daha yakın olduğum ve güvendiğim bir parti arkadaşım bana özel bir konuşmada ve çok samimi bir sesle şunları söyledi: “Bu adaylık için her türlü yetkinliği taşıyorsunuz.

Ama maalesef istediğimiz tarzdaki ‘Türk’ değilsiniz. " Bununla benim dindarlığımı ima ettiği çok açıktı. Parti arkadaşlarımızdan bazıları birden özel hayatıma ilgi duymaya başladı ve bana eşimin ve kızlarımın başörtü takıp takmadığını sordu. Eşim başörtüsü takıyor, evet. Düzenli olarak camiye gider miyim? O da evet. Başörtüsü takmak ve camiye gitmek dindar Müslümanlar arasında yaygın uygulamalardır. Ve ne yazık ki, Almanya'daki demokratik bir partide bunlar aynı zamanda bir kariyer engelidir. Alman ana akım partilerde, göçmen kökenli adaylardan köken ülkeleri hakkında şüpheci olmaları bekleniyor. Bu özellikle memleketi Türkiye olanlar için belirgindir. Temel olarak, Türk hükümetinin yaptığı her şey kötü- ister Suriye’de ister Doğu Akdeniz'deki meselede ister AB'ye karşı tutumda. Dolayısıyla, sadece Türkiye'ye daha yakından bakmayı gölgelemekle kalmayan, aynı zamanda birçok Türk kökenli insanı dışlayan ve siyasi görüşlerini ve yuva duygularını gözden düşüren bir çoğunluk görüşü oluştu. Benim gibi Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanına “diktatör” veya “İslamofaşist” sıfatları kullanmanın doğru olmadığını ifade eden ve kullanmayan biri, kendisini şüpheli kılmaktadır. Almanya'da göçmen kökenli insanların genel olarak siyasette yeterince temsil edilmediği gerçeği, nüfus içindeki payları (yüzde 26) ile Federal Meclis arasındaki eşitsizlikte görülebilir: milletvekillerinin sadece yüzde sekizinin göçmen mazisi var. 16 eyalet parlamentolarının oran ortalamasında yüzde dört ile bu rakam daha da düşüktür. Almanya'da yaşayan insanların neredeyse yüzde altısı Müslüman iken, 709 Federal Meclis üyesinin sadece 19'u Müslüman kökene sahip, yani sadece yüzde ikisi.

Ayrıca Almanya'da yaşayan Müslümanların yüzde 70'i kendisini dindar olarak tanımlamaktadır ve çoğunluğu da dini vecibelerini yerine getirdiğini ifade etmektedirler. Buna karşılık, Müslüman olmak bir yana, iddia ettiği gibi çıkan ve bu kişilik özelliğini kendinden emin bir şekilde sergileyecek milletvekilleri arasında neredeyse hiç kimse yoktur. Bunun anlamı şudur: Göç geçmişi olan Almanlar arasında sadece Müslümanlar değil, aynı zamanda Müslümanlar arasında da itidalli Müslüman olarak adlandırılabileceklerde daha da az temsil edilmektedir: Türkiye kökenli, dindar ve kökenleri bulunan ülkeye duygu ve vefa ile bağlılar. Neredeyse hiç ağları yok, medyada ve siyasette çok az yanıt buluyorlar ve neredeyse yalnızca göç meseleleri söz konusu olduğunda ele alınıyorlar. Bu nedenle Müslümanların sessiz çoğunluğunun mevcut milletvekilleri tarafından çok az temsil edildiğini veya hiç temsil edilmediğini düşünmesi şaşırtıcı değildir. Endişelerini savunan, ihtiyaçları için ifade etme ortamlarını sağlayan veya yasa belirleme girişimlerini başlatan siyasi temsilcilerin eksikliği bariz olarak ortadadır. Bu arka plana karşı, Müslüman ülkelerde kökleri olan adayları aday göstermek için partiler tarafından hangi kriterlerin kullanıldığı sorusu ortaya çıkıyor. Federal Meclis'te ve eyalet parlamentolarında bu kişilere kendilerini ifade etme enstrümanları ve imkanları sağlanmıyor ve sağlanması mümkün görünmüyor. Aksine, Müslümanların çoğunluğuna işaret etmek istediği izlenimine sahibim: "(Diğer) Adaylarımız gibi olursanız, sizi kabul ederiz, (ve ancak) o zaman ilerleme kaydedebilirsiniz." İslam ülkelerinden gelen seçilmiş yetkililer arasında Aleviler ve laik Kürt kökenleri orantısız oranı şaşırtıcı.

Dahası, genellikle Marksist-Leninist çevreden geliyorlar, bu da Müslüman orta sınıf seçmenlerine hiçbir şekilde erişemeyecekleri ve hitap edemeyecekleri anlamına geliyor. Mutedil Müslümanların siyasi temsil ve katılımdan dışlanmasıyla, ana akım partiler, Almanya'daki sıradan Müslümanları iç güvenliğe yönelik bir tehdit ve içi olumsuz imajları çağrıştıran sözde “Batı’nın İslamlaştırılması” aktörleri olarak gösterilen aşırı sağcı ve sağcı popülist partilerin görüşlerini destekliyor. Zira itidalli Müslümanlar bu şekilde görünmez kalıyor. Bunun yerine, tartışma programlarına genellikle Necla Kelek veya Seyran Ateş gibi Müslümanların ekseriyetiyle ilgisi olmayan ve İslam’a oryantalist yaklaşımlarla bakan insanlar çağrılıyor. Bu sadece sosyal atmosferi zehirlemekle kalmamakta, aynı zamanda İslam dünyasıyla ilişkileri de engellemektedir.

Müslümanlar, Avrupa ile İslam dünyası arasında kültürel arabulucu rolünü üstlenebilirler. Almanya'nın Müslümanlara hakaret etmek şöyle dursun, “kültür çatışmasından” hiçbir faydası yok. Temsil eksikliği, günlük ayrımcılık ile birleştiğinde, özellikle Müslüman gençleri aşırı dincilerin ve ırkçılar propagandasına açık hale getiriyor. Sosyal psikolojiden, ırkçılığın ve dışlanmanın saldırgan aşağılık komplekslerine yol açabileceğini ve bunun da reddedilme şeklinde daha kötü sonuçlara evirildiğini biliyoruz. Almanya, oldukça büyük bir Müslüman nüfusa sahip bir göç ülkesidir.

Tarih çarkını geri çevirmek yerine, ileriye doğru bir bakış ve harekete ihtiyacı var. Kısacası Almanya'nın kozmopolit, çoğulcu ve demokratik bir toplum olma iddiasını yerine getirmesi gerekiyor. Bunda da ancak benim gibi, mutedil Müslümanlara bir aidiyet duygusu vermeyi başarırsa başarılı olacaktır. Ulusal biz kavramı, eskisinden çok daha fazla Müslümanın içinde yerini bulabileceği şekilde genişletmek önemlidir. Ana akım partiler Müslümanların ekseriyetiyle mücadeleye devam ederse, isimlerinin hakkını veremiyorlar demektir.