Kilim Gazetesi
HV
09 HAZİRAN Cuma 03:16
Advert
onwin yeni giriş canlı bahis siteleri bahis siteleri

Dil Bayramı Efsanesi ve Karamanoğlu Mehmed Bey

Hami Koç, İstanbul Eğitim Uzmanı / Sosyolog- İstanbul’dan Yazdı

Köşe Yazıları
Giriş Tarihi : 15-05-2023 13:36
Dil Bayramı Efsanesi ve Karamanoğlu Mehmed Bey

Karamanoğlu Mehmed Bey’in 8 asır evvel Türkçe Haberleri">Türkçe’yi resmî dil ilan ettiği, yakın tarihte uydurulmuş efsanelerden biridir.

Dünya güzeli Türkçe lisanının dejenerasyonunun başladığı Türk Dil Kurultayı’nın açılışı olan 26 Eylül (1932) tarihi, memleketimizde dil bayramı olarak kutlanır. Karamanlılar bununla iktifa etmez; 13 Mayıs’ta bir dil bayramı daha kutlarlar. Bugün konuşmalar yapılır; Ermenek’te Karamanoğlu Mehmed Bey’in kabri ziyaret edilir.

Rivayet odur ki, Karamanoğlu Mehmed Bey, 1277 senesinde bugün, “Bugünden sonra hiç kimse Türkçe’den başka dil konuşmayacak” diye bir ferman neşretmiş.

Bu sebeple Karamanoğlu Mehmed Bey’in bir heykeli dikilerek, eline bu söz yazılıp tutuşturulmuştur. Hâdisenin aslı Türk Tarih Kurumu’nun mecmuası Belleten’de Prof. Dr. Erdoğan Merçil tarafından uzun yazıldığı hâlde, kimse bu hatadan vazgeçmemiştir.

 

NABZA GÖRE ŞERBET

Efsaneyi Fuad Köprülü uydurmuştur. 1914’te Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar adlı eserinde, Hayrullah Efendi Tarihi’nden alarak, burada hiç ismi geçmediği hâlde, birkaç sayfa sonra Karamanoğlu Mehmed Bey’in Türkçe’yi resmî lisan yaptığını söyler.

O günler, Jön Türklerin, Türkifikasyon politikasının en canlı günleridir. Nabza göre şerbet vermeyi iyi bilen Köprülü, 1930’da neşrettiği Anadolu’da Türk Dilinin Tekâmülü makalesinde kaynak vermeden bunu biraz mübalağa ile tekrarlar. Efsaneyi Ord. Prof. Dr. İsmail Hakkı Uzunçarşılı Anadolu Beylikleri kitabında sürdürür.

 

HAKİKAT SANDIM MASALI

Hâdiseyi hakikat kabul eden Prof. Dr. Erol Güngör, Tarihte Türkler adlı eserinde; bunun hiçbir tahsili ve kültürü olmayan Karamanoğlu Mehmed Bey’in milliyet şuurunun kuvvetinden değil; devlet idaresinde bulunan okumuş tabakanın tesirini kaldırmak olduğunu söyler. Selçuklu mütehassısı Prof. Dr. Osman Turan da Selçuklular Tarihi’nde hâdiseyi değil de Karamanoğlu’nun gayesini sorgular.

Şahabeddin Tekindağ’ın İslâm Ansiklopedisi’ne yazdığı Karamanlılar maddesinde, karardan bahsedilir; ama Karamanoğlu ismi geçmez. Linguist Prof. Dr. Faruk Timurtaş, hatta Selçuklu mütehassısı Faruk Sümer ve İbrahim Kafesoğlu da -milliyetçilik saikiyle olsa gerek- bu rivayeti sorgulamadan sahiplenmiştir.

 

SAHTE KAHRAMAN

1274’te Kösedağ mağlubiyetinin ardından Moğollar, Sultan III. Gıyaseddin Keyhüsrev’i İran’a götürmüştü. Bundan istifade eden Larende (Karaman) Beyi Karamanoğlu Mehmed, etrafına topladığı 10 bin kadar köylü ile Konya’yı işgal etti. İki evvelki Sultan II. İzzeddin Keykâvus’un oğlu olduğu iddia edilen Mesut adında bir düzenbazı, Siyavuş adıyla tahta oturttu. Halkın ve resmî tarihçilerin Cimri diye andığı Siyavuş’un veziri oldu. Bir yandan da adamlarına etraf kasaba ve köyleri yağmalattı.

Vezir Sahib Ata’nın oğulları, hayatları pahasına bunlarla uğraştılar; ama baş edemediler. Bu sırada memlekete dönen Sultan III. Gıyaseddin Keyhüsrev, Moğollardan yardım istedi... Moğollar, Cimri ve Karamanoğlu’nun üzerine yürüdü. İkisi de kaçtılar.

O devrin tarihçisi İbn Bibi’nin, dedesini Larende’ye kömür çeken bir köylü olarak tanıttığı, zamanın şartlarından istifade ederek, memlekete ve millete çok zararlar vermiş sahte kahraman Karamanoğlu, bir yerde pusuya düşürülüp öldürüldü. Cimri de ertesi sene yakalanıp idam edildi.

 

CİMRİ DİYE BİR HARAMİ

Selçuklu devrini idrak eden tarihçilerden Aksarayî, 1323’te kaleme aldığı Müsâmere adlı eserinde şöyle anlatır: “Cimri taraftarları, Konya’da saltanat sarayının bütün mal ve hazinesini yağmaladılar. Selçuklu Devleti’nin bu eski başşehri şimdi de onun saltanatına boyun eğdi. Alçak bir şeytan, Süleyman Tahtı’na oturdu. Adına hutbe okundu ve para kesildi. Beraberindeki çapulcular her tarafta talana ve yağmacılığa koyuldular.”

Farsça Selçuknâme’de ise şöyle anlatılır: “Ansızın bir şahıs (Cimri) ortaya çıkarak ben İzzeddin Keykavus’un oğlu Mesud’um dedi. Köylülerden 10 bin kişi toplayıp Konya’nın üstüne yürüdü. Kale kapılarım ateşe verdiler, şehri ele geçirdiler. O şahıs tahta oturdu, adına hutbe okuttular. Karamanoğlu’nu kendine vezir edindi.”

Karamanoğulları’na ait Şikârî Tarihi’de, “Sultan Alâaddin, Cimri namında bir haramiyi hapseylemişti. Karamanoğlu bunu hapisten çıkarıp, Konya’ya hâkim eyledi” diyor. Bunların hiçbirinde Türkçe hâdisesinden bahis yoktur. Peki, nereden çıkıyor bu rivayet?

 

ŞEHİRDE ÇAĞIRTTILAR

İbn Bibi 1281’de kaleme aldığı el-Evâmirü’l-Alâiyye’de der ki: “Cimri’yi şehre getirdiler, devlethanede sultanların makamına oturttular. Ertesi gün büyük bir ihtişam ve debdebe içinde kalabalık maiyetiyle ata bindirip şehrin etrafında gezdirdiler. Dönünce divan kurdular. Her tarafa, ileri gelenleri çağırmak için fermanlar çıkardılar. Şehirde çağırttılar ki, şimden girü hiç kimesne kapuda ve divânda ve mecâlis ve seyrânda Türkî dilinden gayri dil söylemeyeler. Birkaç gün sonra vezirlik Karamanoğlu Mehmed Bey’e verildi.”

Görülüyor ki, bu karar, divanda alınmış; Karamanoğlu birkaç gün sonra vezir olmuştur. İbn Bibi’nin Yazıcızade tercümesinde “ferman” yok; “çağırtmak” yani ilan var. Selçuklularda, resmî yazışmalar Farsça yürütülürdü. Bunun sebebi, hem Farsça’nın zenginliği, hem de emniyet idi. Osmanlılarda da bazı maliye kayıtları gizlilik endişesiyle Farsça tutulmuştur. Orta Çağ’da üstelik çeşitli lisanlar konuşan halka sahip bir devletin, resmî lisan ilan etmesi kadar manasız bir şey olamaz. Resmî lisan furyası, son asırların mahsulüdür.

 

TÜRKÇE KONUŞ VATANDAŞ!

Netice itibarıyla, “Türkçe konuş!” emri, bir ferman değil; karardır. Ferman olsa bile, Karamanoğlu’na ait değildir. Çünkü vezir, ferman çıkaramaz. Fermanı hükümdar çıkarır. Kaldı ki bu karar, birkaç gün ya tatbik edilmiş ya edilmemiş; daha onun zamanında eski hâle dönülmüştür. Çünkü Cimri-Karamanoğlu komedyası 37 gün sürmüştür. Bu işin bir kıymeti varsa, o da Karamanoğlu’na değil, Cimri’ye aittir.

İbn Bibi birkaç satır sonra, Mehmed Bey’in “defterleri dahi Türkçe yazalar” tamiminden bahsederek der ki: “Türkçe’yi o zamanlar Arap harfleriyle yazmak âdet olmamıştı. Zira Türkçe’nin kayda geçirilmesi kolay değildi. Her kâtip, kendi anladığı şekilde yazıyordu. Bu sebeple çaresiz kalıp Farsça ve Arapça yazarlardı.”

Ancak bu ne Türkçülükten ne de Türkçe gayretinden idi. Bilakis idareye hâkim olamama sıkıntısından kaynaklanıyordu. Yani Farsça bilmeyen darbeciler, işgal ettikleri Selçuklu merkezinde, herhangi bir katakulliye gelmek istemiyordu.

Ne Cimri ne de Mehmed Bey Türkçe’den başka dil biliyordu. Arapça ve Farsça’nın yaygın olarak kullanıldığı Konya’da acze düştüler. Etraflarında olup biteni anlayamadıkları için “Vatandaş Türkçe konuş!” kabilinden bir yasak getirdiler.

 

CAHİL VE GADDAR

Evet, Karamanoğulları, Osmanlılarla pek iyi münasebet içinde olmamış; verdiği sözleri tutmamış, hatta her fırsatta güç mücadelesi adına ecnebilerle ittifak yapmaktan çekinmemiştir. Karamanoğlu Mehmet Bey, Osman Gazi’nin sonuna kadar tazimde bulunduğu Selçuklu sarayı ile irtibatını hemen kesmiştir. Gerçi bunlar, neticede hatasıyla sevabıyla tarihteki yerini almış bir Türk beyliğini serapa kötülemek için kâfi sebep değildir.

Ama kroniklere göre cahil ve gaddar bir Türkmen beyi olmaktan öte vasfı bulunmayan Karamanoğlu’nu yabancılaşmış Selçuklu saray çevresine meydan okuyan biri olarak lanse etmek doğru değildir. Hele “Türkçe hassasiyeti”nden bahsedip, “Türkçe’nin kaderini değiştiren kahraman” sıfatıyla “Türk Büyükleri” arasında hürmetle anmak, her yere heykelini dikip, adını üniversitelere, parklara, camilere vermek, namına millî piyesler yazmak, ancak bizde rastlanabilecek trajikomik bir hadisedir.

Jön Türklerin, Türkçe’den başka lisanları yasaklamak politikasında, kendilerine bir öncü arayıp bu efsaneye sarıldığı anlaşılıyor. Hâlbuki Türkçe’ye ve Türk kültürüne sahip çıkıp himaye eden, onu ordu, ilim ve bürokrasi lisanı hâline getiren Osmanlılar olmuştur.

 

Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci

 

Dilin Bayramı Var Kendisi Yok!

Muhtemelen pek çoğunuzun böyle bir bayramın varlığından haberi yoktur. Olsa da olmasa da, resmi zevat tarafından 26 Eylül “Dil Bayramı” yapılmıştır...

Türkiye’de, resmi zevatın bayram kutlaması demek, içeriksiz klişe nutuklar atılması demektir...

Her bayramda hep öyle yapılır: “Günün mana ve ehemmiyetine uygun” toplantılarda, “Günün mana ve ehemmiyetine uygun” sözler sarfedilir...

Sıkıcı, içeriksiz klişe cümleler tekrarlanır!..

Türkçe’yi ilk kez resmileştiren Karamanoğlu Mehmed Bey anılıp, ansiklopedilerden devşirme fermanı kekelenir.

Aslında ne böyle bir ferman var ne de o tarihte Karamanoğlu Mehmed Bey “ferman” çıkaracak mevkidedir.

Geçelim…

“Türkçemiz ne halde?” diye hiç sorulmaz; “Nasıl bu halden kurtulur?” diye araştırılmaz; Türkçe’nin Sırları (Rahmetli Nihad Sami Banarlı’nın Türkçe üstüne yazılmış enfes kitabının adı) üzerine düşünülmez.

Dörtyüz kelimeden müteşekkil (bir araştırmaya göre 350- 400 kelime ile konuşuyormuşuz) bir dil ile kalıcı edebiyat yapmanın imkânsızlığı üzerine hiç durulmaz.

Türkçe’yi Çıtakça’ya (bu da rahmetli İsmail Hami Danişmend’in ifadesidir) peşkeş çekmenin, Amerikancanın tasallutunu önce meşrulaştırıp ardından kutsallaştırmanın (İngilizce eğitim veren Türkçe okullar açmak başka ne anlama gelir ki?) nelere mal olduğu konusu gündeme bile getirilmez.

Dünya yüzünde şöyle-böyle neredeyse beş bin yıldan beri Türkçe konuşuluyor. Bu süre, bir dilin dünyanın en zengin, en gelişmiş dilleri arasına girmesi için kâfi derecede uzun bir süredir...

Gelin görün ki, kimi umursamazlığımız, kimi tembelliğimiz, kimi bilgisizliğimiz, kimi de ideolojik saldırılarımız sebebiyle Türkçe’miz kısırlaşmış, güdükleşmiştir.

Özellikle sosyalist önderlerin “devrim” histerisine tutulup her şeyi devirmeye yeltendikleri 970-990 döneminde, zamanın siyaseti, üniversitesi, medyası ve Dil Kurumu koalisyonunca türetilip yaygınlaştırılan “uydurukça”nın saldırısına uğramış, adeta yerlere serilmiştir.

Dil kendi seyri içinde özgür bırakılırsa gelişip güçlenir. Sosyal hadiseler zorlamayla yönlendirilemez...

Zorlama tek şey getirir: Bozar, tüketir, yanlış mecralara sürükler. Türkçe’nin başına gelen de budur.

Geçenlerde çok mağazalı bir alışveriş merkezine gitmiştim. Merkezin yemek bölümünde en az elli tane-eski adıyla- “aşhane” vardı. Ama kimisinin levhasında “yemekchi”, kimisinin “chiken”, kimisininkinde “pizza”, “sandwich” filan yazıyordu.

“Galiba fazla yürüdük Amerika’ya geldik” dedim içimden.

Üzerimizde “mont”, “tişört”, “eşofman”, onların göğüs bölgesinde “Shopping Club” (alışveriş kulübü)... “Pnicher” (cezacı)... “Active world” (canlı dünya)... “Kingdom” (kiralık) yazıları...”

Baktıkça insanın yüreği acıyor.

Dünkü bakkallar büyüyüp ya “süper market”, “hiper (biz sadece tansiyonun “hiper”ini bilirdik oysa) market”, son birkaç yıldan beri de “groos market” oldular...

Çoktan beridir berbere gitmiyor, saçımızı sakalımızı “Kuaför”e kestiriyoruz. “Floris”ten çiçek alıp “Reception”a yol yordam soruyor, “Car Wash”da otomobilimizi yıkatıyoruz.

“Moral FM” (yazıldığı gibidir), “Joy FM”, “Number One”, “Power FM” gibi radyolar dinleyip, “Star”, “En Ti Vi”, “Bi Bi Si” (okunduğu gibi yazılmaz), “Show” gibi televizyonlarda “Paparazzi”, “Show Time”, “Objektif”, Talk Show” türü programlar seyrediyoruz. Deri giysilerimizi ise “Leaderland”dan satın alıyoruz.

Haberleri de pek tabii haberciler değil, “anchirman”lar sunuyor.

Buna rağmen hâlâ Türkiye’de Türkçe konuşulduğunu, Türkçe yazıldığını, Türkçe düşünüldüğünü (boş verin, düşünmek zaten yasak) iddia edip “Dil Bayramı” kutluyoruz öyle mi?..

Şu hale gelmiş bir Türkçe’ye bayram yapmak değil, matem tutmak gerekiyor!

 

Yavuz Bahadıroğlu

Nihat SalmanNihat Salman

YORUMLAR