Kilim Gazetesi
HV
04 ŞUBAT Cumartesi 21:17
Advert
onwin yeni giriş canlı bahis siteleri bahis siteleri

Değişen Dünya Dengelerinde Almanya

“Çin ilişkilerinin yeni boyutu! Yanlış hesap Çin'den döner. Almanya Başbakanı Scholz'un gelen tüm eleştirilere rağmen Çin'i ziyaret etme motivasyonunun altında Alman ekonomisinin Çin'e fazlasıyla bağımlı olması gerçeğinin yattığını söylemek mümkün” Siyaset Bilimcisi yazdığı makalesini KİLİM Gazetesi okurlarıyla paylaştı.

Diğer Habeler
Giriş Tarihi : 26-11-2022 23:39
Değişen Dünya Dengelerinde Almanya

Siyaset Bilimcisi Bülent Güven, kaleme aldığı ‘Değişen dünya dengelerinde Almanya’ başlıklı makalesinde;

“Almanya Şansölyesi Olaf Scholz'un 4 Kasım tarihinde gerçekleştirmiş olduğu Çin ziyareti, Alman kamuoyunda geniş yankı uyandırmasının yanı sıra Avrupa basınında da muhtelif okumalara tabi tutularak beraberinde pek çok eleştiri getirmiştir. Scholz'un hükümet ortağı konumunda bulunan Liberaller ve Yeşiller, gündemlerine aldıkları ziyareti, zamanlaması itibariyle sorunlu bulduklarını belirterek Yeşiller Partisi'ne mensup Dışişleri Bakanı Annalena Bearbock'un, Scholz'a hitaben "Başbakan, gezisinin zamanlamasını kendisi seçti, bundan sonra önemli olan bizim değerlerimizi yansıtan mesajları vermesidir" sözleriyle ziyaretin yarattığı rahatsızlığı açık bir şekilde dile getirmiştir.

Benzer şekilde, Scholz'un Çin ziyareti, AB üyesi devlet başkanlarının üstü kapalı eleştirilerine maruz kalarak ziyaretin olası mahiyeti gündem konusu olmuştur. Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ise bir adım ileriye giderek, Scholz'un Çin ziyaretini tek başına gerçekleştirme tercihine işaret ederek kendisinin dahil edildiği bir ziyaretin Çin'e verilecek mesajın sıhhati açısından daha uygun olabileceğini ifade etmiştir. Bu noktada, Cumhurbaşkanı olduğu andan itibaren Avrupa'nın stratejik otonom bir birlik olması gerekliliğini savunan Macron'un, bilhassa Çin ile geliştirilecek ilişkilerde daha özerk bir tutum sergilenebilir düşüncesi ile Scholz'un failliğine eklenerek yapılacak ziyarete iştirak etme isteği tutarsız bir görünüm arz etmektedir. Bu tutarsızlığa ek olarak, bu ziyaretin AB üyesi ülke temsilcilerinin ve Almanya özelinde Scholz'un seleflerinin son kırk senedir rutin aralıklarla gerçekleştirdikleri gezilerden ne ölçüde farklılıklar gösterdiği ve itiraz edilen hususların mahiyeti önemli bir tartışma konusu arz etmektedir.

 

Yeni ekonomik yük endişesi

Bilindiği gibi Çin Devlet Başkanı Şi Cinping, ekim ayında yapılan Komünist Parti kongresinde radikal bir değişikliğe imza atarak kendisine ömrünün sonuna kadar devlet başkanı seçilme imkânı sağlamıştır. Bir siyasi gelenek yıkımı olarak da ele alınabilecek bu değişiklik, mevcut otokrat yönetimi muhkem hale getirmeye yönelik bir hamle olarak okunabilir. Bu okuma neticesinde, Scholz'un gerçekleştirmiş olduğu ziyaret, zamanlaması nedeniyle bu değişikliği onaylar bir görünüm çizebileceği endişesiyle eleştiri konusu olmuştur. Fakat Scholz'un gezisine yönelik asıl eleştiri, Rusya'nın Ukrayna saldırısı sonrası oluşan yeni uluslararası konjonktürde, Çin'in fiilen Rusya'nın yanında yer alması ve daha önemlisi enerji darboğazına giren Avrupa'nın, Çin'e Tayvan'dan dolayı bir müdahale olursa bu sefer Almanya ve Avrupa'nın altından kalkamayacağı bir ekonomik sıkıntıya girme olasılığına yönelik endişeden kaynaklanmaktadır.

 

Hassas bölgelerin kontrolü

Ayrıca seleflerine kıyasla daha agresif bir politik ajandaya sahip olan Çin Devlet Başkanı Şi Cinping'in son on yılda geliştirdiği İpekyolu Projesi ile emperyal arzularını somut düzlemde gözler önüne sermesi, izlediği tahrip edici dış politikanın tezahürleri olarak görülebilir. Afrika, Asya ve Avrupa'da yaptığı altyapı projeleri neticesinde bu ülkeleri borçlandırarak hassas bölgelerin kontrol alanını genişletmekte olan Çin devleti, askeri harcamalarını artırma politikası güderek çıkarları doğrultusunda savaşmayı göze alabilecek bir tavır sergilemektedir. Bunların neticesinde, Çin'in şimdiye kadar algılandığı gibi başat vasfının, ucuz üretim yapılan bir ülke olmanın ötesinde, başta ABD olmak üzere Batılı devletler için ciddi bir tehdit oluşturduğu kanaatinin hâkim olması, Çin'e karşı öncelikle ABD olmak üzere Batılı devletleri yeni politika arayışlarına sürüklemiştir.

Batılı devletleri Çin'e karşı teyakkuz haline getiren saiklere daha derinden bakıldığında, tipik bir Asyalı lider profili çizen Çin Devlet Başkanı Şi Cinping'in izlediği politikalarda uzak geçmişin izlerinin görülebileceği varsayımı yatmaktadır. Cengiz Han, Timur, Atilla gibi Asya devlet geleneğinin en önemli temsilcilerinin, kurdukları devletleri uzun vadeli bir imparatorluğun nüvesini oluşturulacak şekilde kurgulayıp kurumsallaşmak yerine kendi yaşam süreleri içinde dünya hakimiyetini elde etmeye çalışma pratiğiyle hareket ettikleri bilinmektedir. Kurumsal bir devlet kuramadıkları için olsa gerek, kurdukları devletler kendilerinden sonra parçalanarak yok olma noktasına gelmişlerdir. Oysa Roma'dan itibaren Batılı devlet adamları kurdukları devletleri kurumsal bir zeminde inşa ederek oluşturdukları devlet kurgularının hem uzun hem de etkili olmasının önünü açmışlardır. Bu şekilde, batmakta olan Roma'yı yeniden yapılandıran Agustus, Roma'nın yaklaşık 500 yıl daha yaşamasının önünü açmıştır. Bizim tarihimizde de Fatih Sultan Mehmet benzer bir pratikle İstanbul'u fethettikten sonra Doğu siyasi geleneğine Roma siyasi kültürünü ekleyerek Osmanlı'yı büyük bir devlet olacak şekilde kurgulamış ve neticede uzun süre yaşamına devam edecek bir devletin temellerini atmıştır. Şi Cinping'in, kendinden önceki son 30 yılda seleflerinin yaptığı gibi enerjisini ekonomik kalkınmaya vermek yerine, Çin'in 2049 yılına kadar dünyanın bir numaralı gücü olması gerektiği yönünde bir master plan hazırladığı bilinmektedir. Asyalı selefleri gibi kendi yaşam süresi içinde dünya hakimiyetini elde etmek isteyen bir lider profili çizmesini destekler şekilde son komünist parti kongresinde, ömür boyu devlet başkanı kalabilmesinin yasal alt yapısını gerçekleştirmesi, sadece Batılı devletleri değil, Asya'daki diğer devletleri de Çin'e karşı endişeli bir tutum sahibi olmaya yöneltmiştir.

Böyle bir arka plandan bakıldığında, Scholz'un Çin'de büyük yatırımları olan BASF, VW, Infinion gibi Alman iş dünyasının temsilcileri ile Çin'i ziyaret etmesinin neden eleştiri konusu haline geldiği meşru bir zemine oturmaktadır. Batılı devletler, tüm bu menfi gelişmeler neticesinde Çin ile ilişkilerin gözden geçirilmesi ve yeni stratejiler üzerinden hareket edilmesi kanaatini taşımaktadır. Bilindiği gibi ABD, Çin'e karşı tutumunu Obama döneminden itibaren değiştirmeye başlamış, bir rakip ve gelişmesini büyük bir tehdit olarak gördüğü Çin'i muhtelif politik ve ekonomik yaptırımlarla baskılamaya çalışmıştır. Trump döneminde gelişen agresif dış politika, Biden döneminde farklı bir retorik ile de olsa devam ettirilmiş, Tayvan meselesinde gündeme gelen savaş ihtimallerini de içeren bir yapıya bürünmüştür. Diğer taraftan AB bünyesinde de uzun zamandan itibaren Çin'e karşı takınılan kuşkucu tavır ve ihtilaflı açıklamalar dikkat çekmektedir. Fransa Devlet Başkanı Macron'un dışında AB Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen'in de Çin'e karşı benzer eleştirilerini dile getirdiği ve bunu müteakip AB adına Çin'in İpek Yolu projesine karşı Global Gateway adında şimdilik 350 milyar euroya sahip bir bütçeyle altyapı projesi geliştirdiği bilinmektedir. Bu projeyle birlikte AB, Afrika, Balkanlar ve Asya'da Çin'in emperyal amaçlarla gerçekleştirmek istediği altyapı projelerine karşı alternatif projeler geliştirmenin mümkün olduğunu göstermiştir.

Almanya Başbakanı Scholz'un gelen tüm eleştirilere rağmen Çin'i ziyaret etme motivasyonunun altında Alman ekonomisinin Çin'e fazlasıyla bağımlı olması gerçeğinin yattığını söylemek akla yatkın görünmektedir. Alman otomobil şirketleri VW cirosunun ve kârının yüzde 40'nı, BMW ve Mercedes ise ciro ve kârlarının yüzde 30'dan fazlasını Çin'de gerçekleştirmekte ve benzer şekilde Alman kimya devi BASF ve Cip şirketi Infinion gibi şirketler de ciro ve kârlarının ana kalemlerini Çin'de elde etmektedir. Almanya'nın Çin ile geliştirdiği ilişkilerin kopma noktasına gelmesi, dev Alman şirketlerini iflasa sürükleyici geri dönülmez sonuçlara sebebiyet verebilir. Almanya'nın Çin'e bağımlılığının azaltmanın kısa vadede gerçekleşmeyeceğinin bilincinde olan Scholz, Çin gezisi öncesi Alman şirketlerine uyarı mahiyetinde kimi açıklamalarda bulunmuştur. Alman şirketlerinin yatırımlarını Çin dışında farklı ülkelere kaydırması ve Çin dışında Hindistan, Endonezya gibi ülkelerde yeni pazarlar elde etmelerinin realist bir perspektifle en az 20 yıllık bir süreç gerektirdiği söylenebilir. Neticede Scholz'un Çin'e karşı ihtiyatlı tutumunun arkasında bu gerçeklerin rol oynadığını belirtmek gerekir. Bu anlamda Scholz hükümeti, hükümet programına, ortakları ile birlikte yeni bir Çin stratejisi geliştirilmesi gerektiği yönünde bir madde eklemiş ve bu maddeden yola çıkarak Alman Dışişleri Bakanlığı 59 sayfalık, Çin'e karşı yeni bir yol haritası olabilecek bir taslak metin hazırlamıştır. Nihai halini almamış bu metin geçtiğimiz hafta Alman medyası tarafından haberleştirilmiştir. Bahsi geçen metnin ilk versiyonu incelendiğinde Almanya'nın bundan sonraki Çin politikasının ana hatlarını görmek mümkündür. Metnin ana unsurları şu şekilde özetlenebilir:

Çin ile ilişkilerde insan hakları ana ölçüt olmak durumundadır. Çin'in Uygurlara ve Tibetlilere uyguladığı insanlık dışı muameleler kabul edilemez. Ekonomik ilişkiler ve insan hakları vurgusu birbiri ile çelişki halinde iki farklı alan değildir. Bundan dolayı Almanya'nın Çin politikasında insan hakları konusu sürekli ön planda olmalıdır.

Yeni strateji metnine göre, Çin'de yatırım yapan Alman şirketlerine Alman devletinin garantörlüğü 3 milyar euroyu geçmemelidir. Şimdiye kadar bu rakam 18 milyar euro idi. Çin'de yatırım yapan Alman şirketlerine 3 milyar euroluk garanti verilirken, insan haklarını dikkate alan kriterlere dikkat edilmelidir. Örneğin çocuk işçi çalıştıran veya zorla eleman çalıştıran bölgelerde yatırım yapan şirketlere bu destek verilmeyecektir. Orta vadede Çin'e olan bağımlılık azaltılmalıdır. Çin'den ithal edilen nadir madenlerin depolarda ihtiyaçtan fazla bulundurulması, Çin ile yaşanacak muhtemel bir krizde Rusya ile yaşanan enerji krizine benzer bir kriz yaşanmaması için önemlidir. Bunun için Çin coğrafyasında bulunan diğer ülkeler ile iş birliğinin önemine vurgu yapan belge ancak bu şekilde Çin'e bağımlılığı azaltmanın mümkün olduğuna dikkat çekmektedir. Çin'in Ukrayna savaşında Rusya'ya verdiği desteğe dikkat çeken belgede, Çin'in Ukrayna'nın toprak bütünlüğüne inanmadığını ve Rusya'nın NATO'ya karşı eleştirisini haklı bulduğunu belirterek Çin-Rus iş birliğinin oluşturduğu tehlikeye dikkat çekmektedir. Çin'in emperyal politikasına dikkat çekilerek Asya, Afrika ve Avrupa'da, Almanya'nın AB şemsiyesi altında bu bölgelerde Çin'e karşı politikalar geliştirerek uygulama gerekliliğinden bahsetmektedir. Belge Çin'i bir partner, ekonomik anlamda yarış içinde olduğu bir ülke ve sistemsel anlamda rekabet içinde olduğu bir devlet olarak tanımlamakta ve partnerlik boyutunun zayıfladığına, diğer iki unsurun Çin ile ilişkilerde daha fazla ön planda olduğuna dikkat çekmektedir. Ana hatlarını aktardığımız Almanya'nın Çin stratejisini anlatan stratejik taslak metninin analizine geçersek:

 

Meşruiyet zemini

Metinde insan haklarına yapılan vurgunun samimi bir temenniden ziyade bundan sonra Çin'e karşı uygulanacak politikalar için bir meşruiyet zemini oluşturduğu görülmektedir. Çin'e olan bağımlılığının kendisi için bir zafiyet oluşturduğunun farkında olan Alman devleti, bu zafiyeti kısa vadede gidermenin mümkün olmadığının bilincinde hareket ederek bir geçiş sürecine ihtiyaç duyulduğunun altını çizmektedir. Bu süreci mümkün şartlarda çatışma ortamına girmeden, yatırımlarını ve tedarik zincirlerini farklı ülkelere yayarak gidermek isteyen Almanya, Çin'e olan bağımlılığı belli bir seviyenin altına düştüğü takdirde AB şemsiyesi altında Çin'in dünyanın farklı ülkelerindeki etkisini azaltıcı bir politika gütmek istemektedir. Uzun vadede ise ABD'nin şu anki Çin politikasının benzerini uygulama arzusunda olduğu söylenebilir. Bu politikaların sonucu olarak, orta vadede dünyada bir bloklaşmaya gidileceğini, bir taraftan ABD ve Avrupa'yı içine alan Batı bloğu, diğer taraftan Rusya ve Çin'in içinde olduğu farklı bir blok oluşacağını varsaymak akla yatkın bir görünüm arz etmektedir. İleri derecede küreselleşmiş bir dünyadan nisbî bir gerilemeye gidileceği anlamına gelebilecek bloklaşmanın tüm dünya için hem ciddi bir refah kaybına hem de çatışma süreçlerine yol açacağı gerçeği giderek görünür hale gelmektedir”.

 

Kaynak: Bülent Güven / Siyaset Bilimci, https://m.star.com.tr/acik-gorus/

Nihat SalmanNihat Salman

YORUMLAR