SON DAKİKA

DAĞLARIN YASLANDIĞI ADAM: ALİYA İZZET BEGOVİÇ

Bu haber 12 November 2018 - 19:24 'de eklendi ve 748 views kez görüntülendi.
cityhotel

Ben etrafı dağlarla çevrili bir köyde doğup büyüdüm. Bu yüzden midir bilmem, gözlerimin nesnelerle ilişki kurmaya başladığı günden beri dağlar benim hep ilgimi çeker olmuştur. Bir de rahmetli anamdan sık sık duyduğum „Bu acıya dağlar dayanmaz“ sözü hiç hafızamdan silinmeyen sözler arasında yer alır. Meraklı bir çocuk olduğum için duyduğum şeyleri ezberlemekte mahir idim ama, „acının“ ve „dağın“ icbar ettiği anlamları kavrayacak durumda değildim. Gerçi çocukluğumun bir avantajı olan sınırsız hayal ve düşünce dünyamda, „Acıya dayanamayan dağlar acaba ne olur?“ diye sormuşluğum da olurdu bazen… Ama onun cevabını da aynı mantık kulvarı içinde bulmakta gecikmezdim.. Köyümüzün altından akan Sakarya Nehri’ni kuşatan dağlar, köyün üstünü kuşatan Sipahi Dağları kadar yüksek olmadığına göre, galiba onlar çok acı çekmiş olmalıdır, diye düşünürdüm…
Tabi bu sözün dayandığı trajedinin, Birinci Dünya Savaşında Anadolu’yu işgale yeltenen Yunan askerlerinin Söğüt’e kadar gelip, Ertuğrul Gazi’nin mezarını kurşunlayarak „Kalk koca Türk; kurtar milletini!“ diye naralar attıktan sonra, köyümüzün önünden akan Sakarya ‚ya kadar dayanmış olmaları olduğunu yıllar sonra öğrenecektim!..
Sonra okula başladım. Üçüncü sınıfta olduğumu hatırlıyorum; ilk kez toplum karşısında bulunuyor ve şiir okuyordum. Okuduğum şiir: „Bu Vatan Kimin?“ adını taşıyordu: „Bu vatan toprağın kara bağrında/ Sıra dağlar gibi duranlarındır/ Bir tarih boyunca onun uğrunda/ Kendini tarihe verenlerindir…..“/
Allah Allah…Toprarağın altında da dağlar oluyormuş meğer… Hem de Sıra Dağlar!.. Bu nasıl oluyordu?..
Bir de, „kendini tarihe verenler“i anlamak istiyordum.
„Bir imparatorluk genişliğindeki gençliğim sırasında“ hep bu sorulara cevaplar aradım… Ve nihayet tüm cevaplar 2018 yılının 16-20 Ekim tarihlerinde tamamlanıp zihnimde yerine oturdu.
„Bilge Kıral“ın ölümünün 15. yılını vesile ederek Avrupa Türk İslam Birliği (ATİB) Bosna’ya bir gezi düzenlemişti. ATİB’in idarecileri ve mensuplarından yaklaışık 50 kişilik bir grupla Saraybosna’ya vardığımız gün kendimi tatlı bir tuhaflık içinde hissetmeye başladım; derinlerden gelen bir his sanki beni bir şeyleri hatırlamaya zorluyordu. Otobüsümüz şehrin merkezine doğru ilerledikce benim de zihin sayfalarım geriye doğru açılmaya başladı… Etrafı dağlarla çevrili Saraybosna bana hemen köyümü hatırlattı ve tabi rahmetli Anamın sözünü de: „Bu acıya dağlar dayanmaz!..“
Bu dağlar adeta şehri koruyan surlar iken, arkasına gizlenen canilerce, 18 ay bu şehrin bombalanmasına şahitlik etmişti… Bosna’nın kadınları gibi dağları da tecavüze uğramış olmalıydı… Sana ait olmayan çocuğu karnında taşımakla, sana kin kusan insanları sırtında taşımak ne acı şeydi!..
„Sıradağlar“ın ne olduğunu da Srebrenitza’ya vardığımızda daha iyi anlamış olduk… 20 bin insanın katledildiği bir yerde ölüm kampını geziyorsunuz… 23 yıl aradan sonra bile çığlıkları ruhunuzun derinlerinde hissetmemeniz için ruhunuzu şeytana satmış olmanız lazım!.. Kampın yanında 8 binden fazla mezarın bulunduğu Şehitlik…“Mavi kelebekler“in izini sürerek hala aranan binlerce insanın cesedi!!!
Peki, „Bosna’nın dağları“ bu acılara nasıl dayanabilmişti? Elbette Aliya’ya yaslanarak!.. Bazı masa başı entelleri bu teşbihi abartılı bulabilir ama, Aliya’nın Tevhid ve Adaleti merkeze alan İslami hassasiyetini bilenler için bu anlaşılabilir bir durumdur. O bir konuşmasında, „Düşmanlarımıza gelince…“ diye söze başlar. (Şimdi bu yazıyı buraya kadar okuma zahmetinde bulunan kardeşlerimden bir ricam olacak; okumayı burada bırakıp bilgisayarınızı açın YouTube’ye Aliya İzzet Begoviç’in Türklere mektubu diye girip 25 dakikalık mektubu dinleyin. Orada düşmanın ne menem bir düşman olduğunu anladıktan sonra Merhum’un sözlerinin derinliğini daha iyi anlamamız mümkün olur. Lütfen bunu yapınız!) Evet… „Düşmanlarımıza gelince..“ der Aliya… Onlara da bir borcumuz var: ADALET!..“
Mektubu okuyup veya dinlediğinizi kabul ederek hemen soruyorum, dünyada bunu yapabilecek kaç insan çıkar, Allahaşkına!..

TARİHLE İLİŞKİ KURMAK
Değerli şair ve düşünür İsmet Özel, Anadolu’nun fethini, Mekke’nin fethinin devamı sayar ve şu tesbitte bulunur: „Dünyada varlığını Müslüman olamaya borçlu Araplar da dahil, Türklerden başka ikinci bir millet yoktur!..“ Ve sonra da tarihi cümlesini kurar: „Türk demek Müslüman demektir!.“
İsmet Özel’in söylediklerinin ne kadar gerçek olduğunu, eğer tarihle ilişkinizi kuramazsanız kurda kuşa yem olmanızın işten bile olmadığını en çok Balkanlarda hissedersiniz…
Merhum Aliya, benim çocukluğumdan beri anlamaya çalıştığım „Kendini tarihe verenler“ den birisi olmasaydı eğer bu gün belki de Bosna diye bir ülkeden bahsedemez olacaktık. O sık sık „Türk’ün evladı!“ diye hitapettiği mektubunun bir yerinde şöyle der: „Dedelerimizin 80 yıl önce Çanakkale’de ve Yemen“de korumaya çalıştıkları şey neyse, bizim Saraaybosna’da ayakta tutmaya çalıştığımız şey oydu. Dünyayı sömürgeleştirmek isteyenler bazen dini , bazen dili, bazen ırkı, bazen mezhebi kullanan işgalcilere karşı insanlığı, kardeşliği, bir arada yaşama idealini korumak için direndik. Bu idealin adı Bosna’ydı…“
„Sömürgeciler, bütün ilkeleri kendi menfaatleri için koyuyorlar ve kendi menfaatlerini korumak için denklem kuruyorlar.
„Türk’ün evladı, Ben Aliya İzzet Begoviç… Sen direnişin değil, dirilişin nesli olacaksın.“
Bir medeniyet tasavvuru olarak ele alınması gereken Doğu ve Batı Arasında İslam adlı eserinin bir yerinde şöyle der: „…benim için İslam yüce, iyi ve güzel olan her ne varsa hepsinin diğer adıdır.“
1992 yılında katıldığı Tahran İslam Konferansında yaptığı konuşmayı hepimize biraz sitem ederek tamamlar: “ İslam elbette en iyisidir“ der; „ama biz en iyi değiliz!..“
Ruhun Şad olsun Bilge Kıral… Allah bizleri de iyilerden eylesin…

Hidayet Kayaalp

Hidayet Kayaalp
Hidayet Kayaalphidayet.kayaalp@kilimgazetesi.de

HABER HAKKINDA GÖRÜŞ BELİRT

Yorum Yok

Bu yazı yorumlara kapatılmıştır.

facebook
error: Content is protected !!
Kilim Gazetesi

Kostenfrei
Ansehen