Siyasi teslimiyet değil, siyasi temsiliyet lazım

Siyasi teslimiyet değil, siyasi temsiliyet lazım

Yaşar Mert

Almanya gündeminin birinci konusunun Türkiye ve Türkiye’deki yapılacak halkoylaması olduğunu biliyorum. Bu gündemin Almanya`yı bu kadar meşgul etmesinin nedenlerinden birisi, bu yıl yapılacak eyalet ve genel seҫimlerdir. Akılları başlarında olmayan siyasetҫiler ne yazık ki Türkiye ve Türkler üzerinden prim yapıp oy kazanma peşindeler. Bunun nereye varacağını kestirmek şimdilik mümkün olmasa da toplumun hiҫ de küҫümsenmeyecek bir kısmı bu siyasetten etkileniyor ve bu etkinin nelere imkan verebileceğini 1990’lı yılları yaşayan bizler ҫok iyi biliyoruz. İnşallah o zaman yaşadıklarımızı önümüzdeki günler ve aylar tekrar yaşamayacağız ve bunun iҫin hepimiz elimizden geleni yapmak durumundayız. Bu sefer ki yazımda konuyu farklı bir bakış aҫısından yorumlamak istiyorum.
Yaşadığımız toplum ve dünyanın ekseriyeti hatta tamamına yakını kapitalizm denen ideoloji ve sistem ile yönetiliyor. Öyleki dünyada bulunan 200 civarındaki ülkenin idare şekillerindeki farklılıklar bu tespiti değiştirmiyor. Yani krallık olan ülkeler ile temsili demokrasiyle yönetilen ülkeler veya diğer idare şekillerinin hakim olduğu ülkeler arasında kapitalizmin hükmü konusunda sanıldığı kadar bir fark yok.
Neden mi? Ҫünkü kapitalizmin ruhu mal biriktirmede yatıyor ve bunun temelinde insanın sınırsız hırsı olduğundan. Ancak gerçek sorun, mal biriktirmeden ziyade bu biriktirilen mal ve zenginliğin nerelere harcandığındadır. Kapitalist kültürün temelinde paylaşımcılık ve yardımlaşmadan söz etmek mümkün değildir. Kapitalizmin temelinde sınırsız ihtiyaç, tüketim ve harcama olduğu gibi, aynı zamanda sınırsız bir hürriyet de vardır. Sınırsız hürriyet olacak ki, insan her türlü ahlak, aile, din vs. gibi bağlardan kurtulup özgürce harcayabilecek. Mesela, aile diye bir şey olmamalıdır ki her birey ayrı ayrı tüketsin. Başka bir yönüyle, kapitalizmde, güce, zenginliğe ve bireyselliğe tapılır. Ve bu ortamda bir şeyin değeri para ile ölçüldüğünden insan, bilgi ve becerisinden ziyade, üzerinde taşıdığı cep telefonunun, bindiği arabanın markasıyla değerlendirilir. Eğlence ҫok ön planda tutulduğundan, bir futbolcu veya bir şarkıcı daima bir bilim adamından ve bir alimden daha değerlidir. Haklı olan değil güçlü olan kazanır. Birҫok güzellikler yitirilir, sanat yozlaşır, şiir yok olur, geriye sadece tekerleme gibi bir ritm kalır. Tek gaye her ne şartla olursa olsun para kazanmak olduğundan gerektiğinde vatan, namus, dost gibi üstün değerler, değersiz olur.
Bütün bunların sonucunda toplumda büyük bir yozlaşma başlar, aile dağılır, dostluklar bozulur ve birey yalnızlaşır. Milyonların yaşadığı büyükşehirlerde yalnızlık içinde kalan insan, fırtınalı engin bir denizde tek başına kalıp, sığınacak güvenli bir liman arar, ama bulamaz. Sonunda toplumda, bazılarında yokluktan bazılarında çokluktan ruhsal problemler başlar. Aslında kapitalizm, insanın kendisi ile imtihanın sistemleşmiş halidir.
Yazımın başına dönecek olursak, ne demek istediğimi anlamışınızdır. Güҫlülerin istedikleri gibi top oynattığı bir dünyadayız, istedikleri zaman istedikleri yerde, gündemi belirleyip toplumun farklı kesimlerini birbirine karşı karşıya getirebiliyorlar. Gelir adaletsizliği gibi asıl sorunlar gündemden uzak tutuluyor ve popülist söylemler ile – Türkiye örneğinde olduğu gibi – insanlara nefret enjekte ediliyor. Bu oyuna gelmemeliyiz; hem azınlık hem de ҫoğunluk toplumu olarak. Bunun iҫin şu prensibi göz önünde bulundurmalıyız: Bize siyasi teslimiyet değil, siyasi temsiliyet lazım. Bugüne kadar oylarımız ile seҫilenler, seҫildikten sonra bizim tercihlerimize zıt siyaset yaptılar. Artık buna dur demenin zamanı gelmiştir. Bu yıl Almanya‘ da yapılacak seҫimler bunun iҫin kaҫırılmaz bir fırsat olacaktır.