Fatih Zingal anlattı:

Fatih Zingal anlattı:

Fatih Zingal, 24 Eylül seçimlerini, öncesi ve sonrasıyla Kilim okuyucuları için değerlendirdi.

Almanya’yı zor günler bekliyor
Geçtiğimiz gün Almanya’da gerçekleşen seçimler netice itibariyle bir deprem niteliğindedir. Özellikle hem Hırıstiyan Demokrat Parti hem de Sosyal Demokrat Parti büyük bir oy kaybına uğramıştır.

„Bu sonuç; büyük partiler için hezimettir“
Örneğin Hırıstiyan Demokrat parti yüzde 41.5’lık oy oranı ile geçen dönem mecliste temsil ediliyorken, bu seçimlerde ancak yüzde 33 gibi bir oranla parlamentoya girebildi. Yani aşırı derecede bir oy kaybıyla karşı karşıya kaldı. Dört milyona yakın seçmen kaybetti. Bu oy oranları 1949 yılından bu yana Hırıstiyan demokrat Parti için en kötü neticedir.
Aynı şeyi Sosyal Demokrat Parti için de söyleyebiliriz. Çünkü son seçimlerde yüzde 25 bantlarında gezerken, bu seçimlerde yüzde 20,5 oy oranıyla parlamentoya girdi. Bu durum Sosyal Demokrat Parti açısından ikinci dünya harbi yani, Federal Almanya devletinin kuruluşundan bu yana alınan en kötü neticedir. Tabi ki bu Sosyal Demokrat Parti için büyük bir hezimettir. Zaten seçim sonuçları açıklanmaya başlar başlanmaz Sosyal Demokrat Parti; „Artık bundan böyle hükümette yer almak istemiyoruz, muhalefete geri çekileceğiz“ gibi bir açıklama yaptı. Bunu da tabi ki Sosyal Demokrat Parti açısından anlayışla karşılamak gerekiyor. Çünkü hükümete dahil oldukları takdirde, daha da fazla oy kaybına uğrayacaklarını düşünüyorlar. Oy oranlarında yaşanan bu düşüş aynı zamanda büyük bir krizi de beraberinde getirmiş durumdadır.
Hırıstiyan Demokrat Parti’de de aynı şekilde büyük bir kriz sözkonusudur. Geçen dönemde parlamentoda yer alan milletvekillerinin dörtte biri şu an seçilememiş durumdadır. Hırıstiyan Demokrat Birlik partileri ilk toplantılarında Volker Kauder’ı gurup başkanı seçtiler.

„Merkel güç durumda kalacak“
Gerçekleşen bu seçime milletvekillerinin dörtte biri katılmadı. Yani oldukça eksik bir sayı ile gurup başkanını seçtiler. Volker Kauder, hep Şansölye Merkel’in sağ kolu olarak tanınıyordu. Bu oylamada Volker Kauder’in tam destek bulamaması da büyük bir krizin başlangıcı olarak yorumlanıyor. Bu güne kadar parti içerisinde Şansölye Merkel’e karşı çok fazla bir eleştiri, fazla bir tepki görülmüyordu. Ancak bu seçimlerden sonra, „sorumlu kimdir?“, „1949 yılından bu yana alınan bu en kötü sonucun sorumlusu kimdir?“ diye sorulduğunda bazı Hırıstiyan Demokrat partililer Şansölye Merkel’i işaret ediyor. Özellikle Kardeş parti olan Hırıstiyan Sosyalist Birlik partisi açık açık söylemese dahi Şansölye Merkel’i sorumlu tutuyor. Çünkü Hırıstiyan Sosyalist Birlik partisi, Bayern eyaletinde yüzde 10 gibi büyük bir oranda oy kaybı ile karşı karşıya kaldı. Bu durum çok ciddi bir krize sebebiyet verebilir. Bildiğimiz gibi Bayern eyaletinde 2018 yılında seçimler var. Elbette Hıristiyan Sosyalist Birlik partisi büyük bir endişe ile karşı karşıya. 2018 yılında ki seçimlerin ne şekilde neticeleneceğini öngöremiyorlar. Bu yüzden de bu günden itibaren bir hata yapmamak istiyorlar.

„Erken seçim ihtimali de var“
Sosyal Demokrat Parti’nin koalisyonda yer almak istemediğini açıklamasından sonra, başka hangi koalisyon alternatifleri sözkonusu olabilir diye düşündüğümüzde, Jamaika koalisyonu dediğimiz, yani Jamaika’nın bayrağında yeralan renkler; Siyah-Sarı-Yeşil renklerini temsil eden partilerin koalisyonu en yakın ihtimal olarak görünüyor. Gerçekleşecek olursa eğer, bu koalisyon modeli, 1949 yılından bu yana Federal Almanya siyasi tarihinde bir ilk olacak. Bu koalisyon modelinin de son derece sıkıntılı olacağını şimdiden söylemek mümkün. Çünkü; bir yandan Hıristiyan Sosyalist Birlik partisinin Yeşillerle birlikte bir koalisyon yapması halinde, 2018 yılında Bayern’de gerçekleşecek olan kendi seçimleri açısından çok büyük bir kayıp olacağını öngördükleri için, böyle bir koalisyona tereddütle bakıyorlar. Aynı zamanda Hırıstiyan Demokrat Parti’nin „Sağ Blok“u da Yeşiller Partisi ile bir koalisyon yapılmasını pek sıcak karşılamıyor. Çünkü Yeşiller Partisi, Hırıstiyan Demokrat Parti’nin „Sağ Blok“u tarafından halen hayalperest bir parti olarak görülüyor.

„Şansölye Merkel kan kaybediyor“
Şansölye Merkel’in açıklamalarına baktığımız takdirde: „Bundan sonra ki süreç nedir'“ Koalisyon ne şekilde gerçekleşecek?“ „Süreç ne şekilde ilerleyecek?“ gibi sorulara, Şansölye Merkel’den çok da net yanıtlar alınamıyor. „Hele biraz bekleyelim“, „İyi bir analiz edelim“ „Ondan sonra gereken adımları atarız“ gibi açıklamalar yapıyor. Bunun asıl sebebi ise, tabi ki, Aşağı Saksonya eyaletinde bu ay içerisinde yapılacak olan eyalet seçimleridir. Bu seçim tarihine kadar her hangi bir hata yapmamak için Şansölye Merkel net açıklamalardan kaçınıyor. Bilindiği üzere Aşağı Saksonya eyaletinde, Yeşiller Partisi’nden bir milletvekilinin partisinden istifa ederek Hırıstiyan Demokrat Parti’ye geçmesiyle birlikte erken seçime gidilmesi zorunlu olmuştu.
Şansölye Merkel de, tabi ki parti içerisinde büyük bir tepkiyle karşı karşıya kalma ihtimali büyük ki; bazı genç milletvekilleri eleştirilerini yavaş yavaş sesli şekilde dile getiriyorlar. Şansölye Merkel’e bazı basın mensupları „acaba Siz de sorumlu musunuz bu hususta?“ diye sorulduğunda, Şansölye Merkel; „nedenmiş“ „Şimdiye değin yaptığımız siyaseti aynı şekilde devam ettiririz“ demesiyle birlikte, bu söylemleri dolayısıyla da eleştirilerin hedefi haline geliyor. 2005 yılından bu yana bu denli büyük bir oy kaybına karşı dahi reel bir bakış açısı olmadığı yönünde açıklamalar yapılıyor.

„Gizli pazarlıklar başladı bile“
Geçtiğimiz gün gizli sayılabilecek nitelikte bir evrak açıklandı. Buna göre Liberel Demokratlar ile Yeşiller, kendi aralarında koalisyon müzakerelerini gizli gizli başlatmış durumdalar. „Hangi bakanlı kime verilsin“ gibi pazarlıklar yürütüyorlar. Bunlar ne kadar doğru? Ne kadar yanlış? bilinmemekle birlikte, sosyal medyada paylaşılan bu evrakın bir gerçek payının olduğu da aşikâr.
Buna göre Liberal Demokratlar Adalet Bakanlığı ile Maliye Bakanlığını kendileri için uygun görüyorlar. Yeşiller Partisi’nin de Cem Özdemir başta olmak üzere Dışişleri Bakanlığı’nı elde etmek istediği zaten çok gizli bir durum değil. Bunun yanında da çevre bakanlığı gibi farklı bir bakanlık verilmesi öngörülüyor.
Bu kapsamda kamuoyu tarafından tam manasıyla algılanamış olan bir hususu dile getirmek istiyorum: Gerçekten Jamaika tipi bir koalisyon modeli kurulursa ki; bunun da yüzde yüz bir kesinliği yok, belki hükümet kurulamayıp erken seçime gidilmesi bile ihtimal dahilindedir, ama kurulması halinde en düşük oy oranına sahip olan Yeşiller Partisi koalisyonun en ufak üyesi durumunda olacaktır. Yeşiller Partisi’ne verilecek bakanlık sayısı da muhtemelen 2 olacaktır. Bu iki bakanlığın ilki ise, partinin kendi kuralları gereği bayan eşbaşkan Katrin Göring-Eckardt’a verilecektir. İkinci bakanlığın kime verileceği konusu ise bir hayli sıkıntılı bir durumdur. Çünkü Yeşiller içerisindeki „Sol Blok“ da bir bakanlık isteyecektir. İkinci bakanlığın sol bloktan birine verilmesi durumunda ise Cem Özdemir bakan olamayabilir. Koalisyon müzakereleri parti üyelerine sorulacaktır. Dolayısıyla Cem Özdemir’in bakan olması ihtimal dahilindedir ancak bunun tam kesinliği de yok.

„Liberâl Demokratlar emin değil“
Liberal Demokrat Parti, geçen dönem yüzde 5 barajını aşamamış ve parlamento dışında kalmıştı. Bu seçimlerde yüzde 10’dan fazla bir oy oranı ile parlamentoya girmiş durumdalar. Kuzey Ren Vestfalya’da hükümet ortağı olan Liberal Demokratlar böyle bir koalisyonda yer almak isterler mi? istemezler mi? Bu da komuoyu tarafından dikkatle takip ediliyor. Kuzey Ren Vestfalya’da hükümette yer almış bir parti, Federal Parlamentoya yeni girmiş bir partinin aynı zamanda federal boyutta da hükümet ortağı olması, Liberal Demokratlar açısından ciddi sıkıntılar oluşturabilecek neden olabileceği için, belki de onlar açısından böyle bir yaklaşım söz konusu olmayabilir.

„Almanya tarihine KARA BİR LEKE „
Netice itibariyle AfD partisinin, yüzde 13 civarında bir oy oranıyla parlamentoya girmiş olması, tabi ki bizleri derin endişelere sevketmiştir. Böylesine ırkcı bir partinin yüzde 13’lük bir oy oranı ile parlamentoya girmesini anlamakta bizler güçlük çekiyoruz. Bazı medya organları bu partiye açıkca tepki göstermelerine rağmen, yine de bunların parlamentoya girmesine ciddi manada sebebiyet verdiler. Yıllardan beri İslam karşıtı yayınlar yaparak, ırkcılığı ve islamifobi yaklaşımı körüklediler. Yıllardan beri yabancılara karşı, mültecilere karşı, islama karşı ve müslümanlara karşı bir algı yaratma gayreti içerisinde oldukları için bunların da ciddi manada bir sorumluluk taşıdığına inanıyorum. Irkcı partinin 94 milletvekili ile parlamentoya girmesi ve bunların da en azından 3’te birinin açıkca nazi terimleri, nazi düşünceleri savunan milletvekilleri olarak parlamentoya girebilmesi, Almanya tarihi açısından kara bir leke olarak tarihe geçecektir. Çünkü ikinci dünya savaşından bu yana Almanya ilk kez böyle bir durumla karşı karşıyadır. Tüm dünyada da Almanya’nın imajı zedelenmiş durumdadır.